Ertuğrul Kürkçü: “Kürtlerin özgürlük mücadelesi bitmedi, yön değiştirdi”

  • Konbuyu başlatan Admin
  • Başlangıç tarihi
A

Admin

Yönetici
Yönetici
Nick Brauns und Süheyla Kaplan

1. Şubat ayı sonunda Abdullah Öcalan, PKK’ya silahlarını bırakıp dağılma çağrısı yaptı. PKK’nın 12. Kongresi de Mayıs ayında bu çağrıyı kabul ederek buna uygun kararlar aldı. Ancak Öcalan ve PKK’ya Türk devleti tarafından ne tür bir karşılık verileceği, hangi güvenlik garantilerinin sağlandığı hâlâ belirsiz. Somut bir reform adımı atılmadı. Buna karşılık, Türk ordusunun Kuzey Irak’taki gerillalara yönelik saldırıları sürüyor. Kürt hareketi aldatılmış mı oldu?


“Aldatılmışlık” böyle bir tartışmada baştan dışarıda bırakılması gereken bir varsayım. Çünkü 40 yıl boyunca süren ve bir yaşam tarzına dönüşen bir mücadelenin, bu mücadele etrafında şekillenen toplumsal ve politik ilişkilerin kategorik olarak terk edilmesinden söz ediyoruz. Bu stratejik, varoluşsal bir karardır ve on binlerce insanın onayına tabidir. Dolayısıyla ancak derin bir muhasebenin ürünü olabilir.

Öte yandan hem Öcalan hem de bu sürecin başında devlet cephesinde öne çıkan isim olarak Devlet Bahçeli, alınan kararların herhangi bir vaade dayanmadığını açıkça ifade ettiler. Ben bu olayda tarafların karşılıklı “aldatılma”sından çok, çatışmaya son verilmesinin doğurduğu yeni olasılıkların değerlendirilmesini görüyorum.

Bana göre Öcalan ile devlet arasında varılan zımni anlaşma şudur: Kürtlerin hak ve özgürlükleri için verdikleri mücadele meşru kabul edilecek, ancak bu mücadele silahsız, açık siyaset alanında sürdürülecektir.

Öcalan 27 Şubat 2025 deklarasyonunda bu bağlamı şöyle dile getirmişti:

“Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendi sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmalarını kurabilmesi ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.”

Dolayısıyla ortada kamuoyuna ilan edilmiş somut bir vaat yok. Var olan şey, çatışmasızlığın bir çözüm iklimi yaratma ihtimalidir. O yüzden kimsenin kimseyi aldattığını söylemek doğru olmaz. Burada mesele, Öcalan ve PKK’nin dönem tahlilleri ve teşhislerinin doğruluğu ya da yanlışlığının eleştirilmesidir; “aldatma” gibi etik bir çerçeveye sokmak konunun özünü açıklamaz.

2. Gerilla üyelerinin Türkiye’ye dönmelerini sağlayacak bir af ya da siyasi tutukluların serbest bırakılması gibi önlemler, hükümet ve parlamento tarafından AKP-MHP çoğunluğuyla kolayca alınabilir. Buna rağmen neden şimdiye kadar böyle adımlar atılmadı?

Doğrusu, PKK/Öcalan ile devlet arasındaki ilişkiler, Kürt kamuoyunu tam anlamıyla tatmin etmese de 11 Temmuz’dan sonra —PKK’nin “silah bırakma” kararının fiilen hayata geçtiği tarihten itibaren— bazı değişimlere uğradı. Örneğin, sizin de ilk soruda belirttiğiniz “Kuzey Irak’taki gerillalara yönelik saldırılar”ın sayısında ve şiddetinde gözle görülür bir düşüş var.

Buna karşılık, Kuzey ve Doğu Suriye’deki Özerk Yönetim (DAANES) ile Şam arasındaki merkeziyetçilik–ademi merkeziyetçilik çatışması derinleştikçe, Türkiye’den farklı sesler duyuluyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, Kuzeydoğu Suriye’deki Kürt varlığına karşı operasyon hazırlıklarından söz ettikleri biliniyor. Türkiye’nin destek verdiği bazı Arap aşiret liderlerinin de Suriye Demokratik Güçleri’ne dönük saldırı planlarını dillendirmesi bir başka gerçek.

Özetle; devletin “çatışma çözümü” konusundaki zihinsel sınırlarının da ötesinde, güvenlik ve savunma elitleri arasında bu sürece nereden başlanacağı ve nerede durulacağı konusunda bir mutabakat olmadığı açık. Ayrıca Kürt sorununun sadece Türkiye’nin değil, İran, Irak, Suriye ve Türkiye topraklarında yaşanan uluslararası bir sorun olması, Ankara’yı her adımda daha da temkinli davranmaya itiyor. Türkiye’de atılacak bir adımın, Suriye’de veya Irak’ta doğuracağı karşılıklı sonuçlar, iktidarı tereddüde sürüklüyor.

Bir diğer neden de iç politika. Yaklaşık bir yıllık görüşmelerin ardından yapılan kamuoyu yoklamaları, AKP lehine herhangi bir olumlu tablo ortaya koymadı. Tam tersine, milliyetçi oyların AKP ve MHP’den sürece karşı olan daha radikal milliyetçi partilere kaydığı görülüyor. Bu nedenle “PKK kazançlı çıkıyor” algısı milliyetçi kesimde güçleniyor.

Sonuç olarak, iktidarın zihniyeti yine “hak tanımakta çok az ve çok geç” formülünü aşamıyor. Süreci asıl olarak politik zeminlerde değil, istihbarat ve güvenlik kanalları üzerinden yürütmeyi tercih ediyor. Bu nedenle geleceğe dair tasavvurlarını kamuoyu önünde tartışmaya açmıyor; bunun yerine MİT aracılığıyla Öcalan ve PKK ile müzakereyi sürdürüyor.

Türkçedeki özdeyişle söylemek gerekirse: “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” Süreci anlamak açısından, açıklamalardan çok çıkan dumanı izlemek daha doğru olabilir.

3. Hükümetin yaklaşımı böyleyken, barış süreci nasıl ilerleyebilir? Türk devleti gerçekten Kürt sorununu çözmek istiyor mu?

Devletin “sorunu çözmek” gibi bir hedefi olduğunu söylemek zor. Daha doğru olan, “sorunu yönetmek” istediğini kabul etmektir. Yani devlet, Kürt halkının hak ve özgürlük taleplerini bütünüyle reddetmiyor ama onları bir sistem değişikliğine, yani Türkiye’nin demokratikleşmesine bağlayarak sürekli erteliyor.

Bugün devletin önceliği, silahlı çatışmayı sona erdirip Kürt hareketini siyasetin dar sınırları içine çekmek. Fakat bu, hakların tanınması ya da anayasal güvence altına alınması anlamına gelmiyor. Aksine, Kürt hareketini “kontrol altında tutma” ve süreci zamana yayma stratejisi uygulanıyor.

Öcalan’ın yaklaşımı ise daha farklı. O, Kürt sorununu Türkiye’nin demokratikleşme sorunu ile birleştiriyor. Bu nedenle “silahsız, demokratik siyaset” vurgusu yapıyor. Ona göre, sorun sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye halklarının sorunu. Demokrasi olmadan Kürtlerin hakları da güvence altına alınamaz.

Ama iktidarın bu perspektife hazır olduğunu söylemek imkânsız. Hem ulusalcı hem de milliyetçi çevreler, en küçük bir tavizi bile “devletin zayıflaması” olarak görüyor. AKP-MHP ittifakı da iktidarını büyük ölçüde bu milliyetçi damardan besliyor.

Sonuç olarak, barış sürecinin ilerlemesi için sadece devletin değil, toplumun da ikna edilmesi gerekiyor. Bu da ancak güçlü bir demokratik hareketin, yani halkın baskısı ile mümkün olabilir. Şu an için böyle bir dinamikten söz etmek zor.

4. Peki bu durumda HDP ve DEM Parti nasıl bir rol oynuyor?

HDP ve onun mirasçısı olan DEM Parti, aslında bu sürecin en kritik aktörlerinden biri. Çünkü Kürt halkının siyasal temsilini kurumsal düzeyde üstleniyor ve meşru zeminde mücadeleyi sürdürüyor.

Ancak şunu da unutmamak gerekir: Devlet, Kürt hareketini bir bütün olarak kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bu yüzden Öcalan’ın tecrit edilmesi, belediyelere kayyum atanması, HDP’nin kapatma davası gibi adımlar, Kürt siyasetinin etkisini sınırlamayı hedefliyor.

DEM Parti ise tüm bu baskılara rağmen varlığını sürdürüyor. Meclis’te ve yerel yönetimlerde halkın iradesini temsil etmeye çalışıyor. Fakat devletin açtığı alan son derece dar. Yine de bu dar alanda bile barış, demokrasi ve eşitlik talebini diri tutmaya çalışıyor.

Bir başka nokta: Kürt siyasetinin legal kanadı, silahlı mücadeleye mesafe koyarak demokratik çözüm arayışını öne çıkarıyor. Bu, hem Kürt hareketinin hem de Türkiye’deki demokratik güçlerin elini güçlendirebilir. Ama devletin buna nasıl bir yanıt vereceği hâlâ belirsiz.

Sonuçta DEM Parti, halkın demokratik iradesini savunmaya çalışıyor. Fakat bu iradenin gerçekten hayat bulabilmesi, devletin zihniyet değişikliğine bağlı. Bu da kısa vadede çok zor görünüyor.

5. Türk hükümetinin bu politikaları karşısında Avrupa’nın tavrı ne oluyor? Avrupa Birliği, Kürt sorununda nasıl bir rol oynuyor?

Avrupa’nın tavrı büyük ölçüde ikiyüzlü. Avrupa Birliği, demokrasi, insan hakları ve barış söylemini sürekli öne çıkarıyor; fakat iş Türkiye ile ilişkilerine gelince, bu ilkelerden çok çıkarlarını gözetiyor.

Türkiye, NATO üyesi ve AB için stratejik bir ortak. Göçmen meselesinde, enerji koridorlarında ve bölgesel güvenlikte AB, Türkiye’ye bağımlı. Bu nedenle Ankara’daki iktidarın Kürtlere yönelik baskıcı politikalarını görmezden geliyor. Hatta çoğu zaman dolaylı olarak destekliyor.

Avrupa’daki hükümetler, Kürt sorununu gerçekten çözmekten ziyade “sorun çıkmasın, istikrar bozulmasın” yaklaşımıyla hareket ediyor. Kürt siyasetçilerin tutuklanması, belediyelere kayyum atanması, HDP’ye yönelik kapatma davaları gibi ağır ihlaller karşısında AB yalnızca sembolik tepkiler veriyor.

Oysa Avrupa, Türkiye ile ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi kriterlerini ciddi bir şekilde gündeme getirse, bu hem Kürt halkının hem de Türkiye toplumunun demokratikleşme mücadelesini güçlendirebilir. Ama bugün için böyle bir siyasi irade yok.

Kısacası AB, Türkiye’deki Kürt sorununu kendi çıkarları uğruna “yönetilebilir bir kriz” olarak görmeyi tercih ediyor.

e-kurkcu1.jpg


6. Kürt hareketinin geleceği açısından Öcalan’ın rolü nedir?

Öcalan, hâlâ Kürt hareketinin en önemli siyasi aktörü. Tecrit altında olmasına rağmen onun açıklamaları ve stratejik yönlendirmeleri hareketin genel çizgisini belirlemeye devam ediyor.

Bunun iki temel nedeni var:


  1. Tarihsel rolü – Kürt hareketinin kurucusu, ideoloğu ve önderi olarak geniş bir meşruiyet taşıyor. Onun sözü, tabanda hâlâ en güçlü referans kabul ediliyor.


  2. Siyasi vizyonu – Öcalan, silahlı mücadelenin sınırlarını görmüş ve çözümü demokratik siyasette aramaya yönelmiş durumda. “Demokratik konfederalizm” fikri, sadece Kürtler için değil, tüm Ortadoğu için bir çözüm önerisi sunuyor.

Bugün PKK’nin silah bırakma kararında da Öcalan’ın yönlendirmesi belirleyici oldu. Hareket, hâlâ onun işaret ettiği stratejik hattı takip ediyor.

Öcalan’ın rolü sadece Kürtler için değil, devlet için de kritik. Çünkü Kürt hareketiyle gerçek bir müzakere zemini kurulacaksa, bu onun üzerinden mümkün olabilir. Devlet de bunun farkında olduğu için tecrit politikasıyla hem onun etkisini sınırlamak hem de kontrol altında tutmak istiyor.

Sonuç olarak, Öcalan hâlâ çözümün kilit ismi. Onun dışlandığı bir süreç gerçek bir çözüm üretmez.

7. Sizce Türkiye’de barış sürecinin yeniden başlaması mümkün mü?

Barış süreci elbette yeniden başlayabilir. Çünkü bu sadece Kürtlerin değil, bütün Türkiye toplumunun ihtiyacı. 40 yılı aşan bir çatışmanın, on binlerce can kaybının ve büyük yıkımların ardından, artık silahların susması ve demokratik bir çözümün bulunması zorunluluk haline geldi.

Ama bu sürecin yeniden başlayabilmesi için birkaç koşul var:


  • Devletin zihniyet değişimi – Kürt halkını güvenlik tehdidi olarak değil, eşit haklara sahip bir toplum parçası olarak görmesi gerekiyor.


  • Demokratikleşme – Türkiye’nin genel olarak hukuk, özgürlükler ve demokrasi alanında ciddi adımlar atması şart. Bu, sadece Kürtlerin değil tüm halkın yararına olacak.


  • Toplumsal baskı – Barış talebinin güçlü bir şekilde tabandan yükselmesi gerekiyor. Sivil toplumun, demokratik güçlerin ve muhalefetin bu konuda daha cesur davranması önemli.


  • Uluslararası rol – Avrupa Birliği ve uluslararası toplum, çıkar hesaplarının ötesine geçip gerçekten demokratik çözümü desteklemeli.

Bugün için bu koşulların tamamının mevcut olduğunu söylemek zor. Ama Kürt hareketi, özellikle Öcalan’ın çağrılarıyla, silahsız çözüm iradesini açıkça ortaya koydu. Şimdi top devlette.

Eğer devlet bu fırsatı değerlendirirse, barış yeniden mümkün olabilir. Ama devlet süreci oyalama ve baskı politikalarıyla sürdürürse, yeni bir tıkanma yaşanması kaçınılmaz.

8. Kemalist eğilimli “ulusal sol” çevrelerinde, mevcut süreçte AKP-MHP ittifakı ile Kürtlerin Sünni çoğunluğu arasında –Aleviler ve seküler solcuların dışlandığı– gerici, cumhuriyet karşıtı bir blok oluştuğuna dair kaygılar var. Bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Kürtlerin Sünni çoğunluğu” yekpare bir blok değil; bugün AKP ve DEM Parti arasında bölünmüş durumda. DEM Parti seçmenlerinin mezhep veya inanç temelli kaygılarla oy kullandıklarına dair hiçbir kanıt yok. Tam tersine, Alevi nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Kürt Aleviler, yerel ve genel seçimlerde oylarını sürekli DEM Parti’ye verdiler.

Alevi kanaat önderlerini, Süryani, Ezidi, Çerkes ve Ermeni temsilcilerini Meclis’e taşıyan parti de DEM Parti oldu. Yine unutulmamalı ki, seküler solcuların Meclis’e girebilmesi de Kürt hareketinin desteğiyle mümkün olabildi. 7 Haziran 2015 seçimlerinden itibaren HDP ve ardından DEM Parti, her zaman demokratik muhalefetle yan yana duran bir siyasal hat izledi.

2015’te barajı geçmelerini bir kısım CHP seçmeni ve “stratejik oy” kullananlar sağladı. 2018, 2019, 2023 ve 2024 seçimlerinde batıdaki metropollerde DEM Parti seçmeni, sömürgeci ve otoriter politikaları temsil eden AKP adayları yerine, Kürt karşıtlığı sicili olmayan CHP adaylarını destekledi. Bu kadar tarihsel veri ortadayken, müzakere sürecinin gerektirdiği sınırlı temasları gerekçe göstererek DEM Parti seçmeninin “otokrasiye evet” diyebileceğini iddia etmek gerçekçi değil.

Evet, hükümet her fırsatta ömrünü uzatmaya çalışıyor. Ama unutmayalım: Cumhuriyet tarihi boyunca (1960–65 dönemi dışında) hiçbir hükümet işçileri, Alevileri, azınlıkları, Kürtleri, kadınları veya komünistleri ezmeden ya da ezilmelerine göz yummadan var olmadı. Dolayısıyla asıl mesele, oligarşik cumhuriyetten demokratik ve sosyal bir cumhuriyete geçişin zorunluluğunu kabul etmektir. Bu yapılmadıkça tarihin doğru tarafında olunamaz.

9. HDP ve DEM Parti’deki Kürt hareketi ile Türkiye’deki sosyalistler arasındaki ittifak, devletle yürütülen müzakere sürecinden etkileniyor mu?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, bizim HDP’de “stratejik ittifak” kurduğumuz Kürtler’in de ezici çoğunluğu sosyalisttir ve hâlâ öyledir. HDP ve DEM Parti, altı sosyalist parti ve hareketin Kürt özgürlük hareketiyle bir araya geldiği konfederal bir partidir.

2023 seçimlerinde HDP dışındaki bazı sosyalist partilerle de ittifak yapıldı; fakat asıl stratejik ittifak budur. Bu ittifakın önceliği, sosyalizm hedefi doğrultusunda tüm demokratik taleplerin hayata geçirilmesini kapsayan bir “geçiş programı”dır. Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı da bu programın başında gelir.

Bu ittifak, 2011’de sosyalist Kürt güçleriyle kuruldu. Yani önce Kürtlerin tercihiydi; onlar istemese olmazdı. Elbette Kürt siyaseti koşullara göre tercihlerini değiştirebilir. Ama bu, Türkiye’nin demokratik dönüşümü için Kürt ve Türk sosyalistlerinin tarihsel ittifak zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

Marx’ın dediği gibi: “Bir halk başka bir halkı eziyorsa, kendisi özgür olamaz.” Kürtlerin siyasi tercihleri değişse bile enternasyonalistlerin tarihsel görevi değişmez: Kürtlerin ve hakları inkâr edilen tüm halkların özgürlüğü için mücadele etmek.

10. Erdoğan yeni anayasa tartışmasını başlattı. DEM’in desteğini almak istiyor. Sizce Kürtlere bazı haklar tanınırken otoriter rejimi kalıcı hale getiren bir anayasa tehlikesi var mı?

Evet, Erdoğan’ın aklında tam da böyle bir plan var. Ancak Kürtlerin çözülmemiş, sahici sorunları var. Son 40 yılda en az 50 bin insanını kaybettiği bu mücadele, basit “kozmetik düzenlemelerle” kapanacak bir mesele değil.

Bu, bir onur meselesi. Kürt halkı, özellikle de kadınlar, son 40 yılda büyük bir politik, kültürel ve toplumsal dönüşüm yaşadı. Bugün milyonlarca Kürt, “özgürlüğü kendisine verilmediği sürece” hiçbir düzenlemeye evet demek zorunda olmadığını biliyor. 7–8 milyon seçmen ve aileleriyle birlikte 30 milyona yakın bir topluluktan bahsediyoruz.

Kürtler bu gücünün farkında. Onların bu farkındalığı görmezden gelerek hazırlanacak bir anayasa, halk tarafından asla meşru kabul edilmez.

11. Siz 1970’lerde gerilla geleneğinden geldiniz, 1980’lerden sonra siyasi mücadeleye yöneldiniz. PKK’nın silahlı mücadeleyi bırakma kararını nasıl yorumluyorsunuz? Bu bir teslimiyet mi?

Hayır, bu bir teslimiyet değil. Teslimiyet, mücadele biçimini değiştirmekle değil, kendini karşı tarafın terimleriyle yargılamakla başlar. PKK bunu yapmıyor.

Onlar kendi iradeleriyle başlattıkları silahlı mücadeleyi, yine kendi iradeleriyle sonlandırdılar. Bu karar, şartların ve dönemin değerlendirilmesinden doğdu. Bir mücadele biçiminden diğerine geçmek, karşı tarafı “kabul etmek” değil; mücadeleyi başka bir zemine taşımaktır.

Bugün PKK, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmesinin başka yollarını deniyor. Buna en çok onların hakkı var.

12. PKK, dağılma açıklamasında Deniz Gezmiş’in darağacındaki sözlerine atıfta bulundu. Kürt hareketi, 1970’lerin devrimci anti-emperyalist hareketine geri mi dönüyor?

PKK’nin açıklamasında Deniz Gezmiş’in şu sözleri yer aldı:
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler, köylüler!”

PKK kendisini başından beri 1968–71 Türkiye devrimci kopuşunun devamı olarak gördü. Buradaki atıf bir “geri dönüş” değil; o dönemin devrimci dinamizminin bugüne hatırlatılmasıdır.

Öcalan da cezaevinden gönderdiği mektupta şunu yazdı:

“Bizim devrimcilik iddiamız 1970’ler Türkiyesi’nde şekillendi. Benim yaptığım, büyük bir devrimci geleneğin Kürdistan’a taşınması, sosyalist devrimin Kürdistan’da gerçekleşmesini sağlamaktır.”

Bugün hareketin çabası, Türkiye ve Kürdistan’ın iç içe geçmiş tarihsel bağları içinde konumunu güncellemek ve aynı zamanda sosyalizmin küresel gelişiminde rol oynamaktır. Yani yerel bir geri dönüş değil, dünya ölçeğinde bir açılım hedefleniyor.

13. Siz Almanya’da sürgündesiniz. Barış süreci kapsamında, siyasi zulüm olmadan Türkiye’ye dönme umudunuz var mı?

Şahsen böyle bir beklentim yok. CHP lideri Özgür Özel mitinglerde bizim sloganlarımızdan birini yeniden gündeme taşıdı:
“Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz.”

Bu söz bugün farklı anlamlar kazanıyor. Ama benim için şu anlama geliyor: Eğer tüm siyasi mahpuslar ve sürgünler için genel bir çözüm yoksa, bireysel bir dönüş de olmayacak. Şimdilik benim için Türkiye’ye dönüş kapısı, olsa olsa doğrudan hapishaneye açılır.

Ama yine de tarihin büyük değişimlere gebe olduğunu hissediyorum. Eğer Öcalan’ın 1970’lerden devraldığı devrimci gelenek Kürt halkının katkısıyla zenginleşip Türkiye’ye iade edilirse, belki de bunun ilk adımı cezaevlerinin kapılarının açılması olacaktır. İşte o zaman hepimiz için tarihe yeniden katılma fırsatı doğar.
 
Geri
Üst